hekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2008 Pazartesi

Ağız ve diş Sağlığı nasıl korunur

Ağız ve Diş Sağlığı Nasıl Korunur?

Diş hastalıkları ve diş sağlığının korunması açısından erken tanı çok önemlidir. Bu nedenle yılda en az iki kez diş hekimine muayene olunması önerilir.

Diş çürümelerinin önlenmesinde sularda yeterli flor olması, düzenli olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi kullanılması, aşırı tatlı ve şekerli yiyeceklerden olabildiğince kaçınma bunlar yendiğinde mutlaka dişlerin fırçalanması, diş hekimi kontrollerine gidilmesi temel uygulamalardır. Diş eti hastalıklarının önlenmesinde de diş fırçalama ve düzenli diş hekimi kontrolleri önemlidir.

Dişlerde gelişim bozuklukları varsa erken dönemde özel diş hekimliği dallarında uzmanlaşmış birimlere başvurularak gerekli tedavi sağlanmalıdır.

Aşırı asitli ve şekerli yiyecekler mikroorganizmaların etkisini artırır. Dişler sert cisimlerle karıştırılmamalı, fındık, ceviz vb. kabuklu yiyecekler dişlerle kırılmamalıdır. Bunlar diş minesinin çatlamasına ve bakterilerin etkisinin artmasına neden olur. Diş minesinin koruyucu etkisi ortadan kalkar.

Diş fırçalama tekniği

Diş Fırçalama Tekniği

Dişlerimizi korumanın en etkili yolu düzenli olarak fırçalamaktır. Diş fırçalamanın ilk adımı doğru fırça seçimidir. En uygun fırça naylon ve orta sertlikteki fırçalardır. Ağız içinde kolay hareket ettirilmesi ve arka dişlere rahat ulaşabilme açısından fırçanın kafasının fazla büyük olmaması tercih edilir. Uygun fırça seçildikten sonra dişler en az günde iki kere düzenli olarak fırçalanır. Diş macunu ağza verdiği hoşa giden koku ve his nedeniyle diş fırçalanmasını kolaylaştırır. Diş parlatma tozları diş hekimi önerisi olmadıkça kullanılmamalıdır. Aşırı kullanımlar diş sağlığı açısından zararlıdır.

Diş fırçalanmasında fırçanın duruşu dışındaki temel hareket aynıdır: Fırça diş eti çizgisine eğimli olarak yerleştirilir. Bu durum bozulmadan küçük dairesel hareketlerle dişler fırçalanır. Daha sonra fırça, bir fırça boyu kadar kaydırılarak fırçalama sürdürülür.

1. Diş fırçası 45 derecelik açı yapacak biçimde tutulur ve diş eti hizasından başlanarak ağız boşluğuna doğru fırçalamaya başlanır. Dış yüzeylerden başlayan fırçalama sert darbeler halinde değil, yumuşak ve daireler çizecek biçimde, ön dişlerden arka dişlere doğru yapılmalıdır.

2. Daha sonra dişlerin iç yüzeyleri aynı şekilde fırçalanır. Bu işlemde fırça eğik tutularak, diş etinden ağız boşluğuna doğru hareket ettirilir.

3. Daha sonra dişlerin çiğneme yüzeyleri fırça düz olarak ileri geri hareket ettirilerek fırçalanır.

Fırçalama işleminin en az iki-üç dakika sürmesi gerekir. Sağlıklı diş etleri fırçalama sırasında kanamaz.

Diş fırçası kişiye ait bir araçtır, başkalarıyla paylaşılmaz. Diş fırçaları birkaç ayda bir, en geç altı ayda değiştirilmelidir. Gerektiğinde ara yüzlerin etkin olarak fırçalanmasını sağlamak üzere ara yüz fırçaları kullanılır. Bunlarla ilgili önerilerini almak üzere diş hekimine başvurmak gereklidir.

Diş eti hastalıkları

Diş Eti Hastalıkları

Dişin diş eti dışında görünen bölümü diş minesi denilen sert bir tabaka ile kaplanmıştır. Bunun altında daha yumuşak bir yapı vardır. En içte ise diş özü vardır. Burada bol miktarda damar ve sinir bulunur. Diş gövdesi diş etine ve onun altındaki kemiğe girdiği bölümde daralır. Bu bölüme dişin boyun bölümü denir. Çene kemiği içinde kalan bölümüne ise dişin kök bölümü adı verilir. Diş kökü diş yuvasında çene kemiğine özel doku uzantıları ile sıkıca bağlanmıştır. Diş eti hastalıkları, diş çürükleri ağız kokusuna neden olabilir. Ağız kokusu olduğunda nedeni araştırılmalıdır.

Diş eti hastalıkları en önemli diş sağlığı sorunları arasındadır. Ağız hijyeninin bozukluğu ile yakından ilişkilidir. Başlangıç döneminden itibaren diş etleri kolay kanar. Diş eti kanamalarında diş hekimi muayenesi zorunludur. Diş etleri, diş yuvaları ve ağız tabanındaki iltihaplanmalar genel olarak diş eti hastalığı olarak bilinmektedir. Diş üzerindeki plaklar bunun en önemli nedenidir. Tedavi edilmeyen diş eti iltihapları çene kemiğinin de iltihaplanmasına ve zarar görmesine yol açabilir.

Diş çürüğü, diş eti hastalıkları, sinüzit, bademcik iltihabı, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sorunları, ağız bakım yetersizliği ağız kokusuna neden olabilir. Bu hal, sosyal ilişkileri de etkiler. Bazı metabolizma hastalıkları da ağızda kendine özgü kokular yapabilir.

16 Şubat 2008 Cumartesi

Bademcik iltihabı

Bademcik iltihabı (Tonsillitis)

Bademcik olarak adlandırdığımız beze dokusu, bir tür lenf dokusudur ve öteki lenf bezleri gibi, bedeni enfeksiyonlardan korumakla yükümlüdür. Bir bademcik iltihaplanması, onların bu görevi yaptıklarının açık bir göstergesidir. Şifalı bitkilerle yapılacak olan uygun bir tedavi, hem bedeni güçlendirecek, hem de bademcikleri görevlerini yapmakta destekleyecektir. Çok gerekli olmadıkça bademcikler kesinlikle aldırılmamalıdır (ama çoğunlukla aldırılır).

Tedavide, bakterilerle savaşabilecek adaçayı, kekiotu, mayıs papatyası gibi bitkilerin çaylarıyla ve limonlu suyla gün boyunca gargaralar yapılmalı ve lenf sistemini temizleyici yoğurtotu, aynısafa gibi bitkiler, içten çay biçiminde kullanılmalıdır. Ayrıca, enfeksiyonlara karşı bedenin savunma gücünü arttıran, echinacea preparatlarının kullanımı da büyük yarar sağlayacaktır. Bu preparatlar eczaneden temin edilebilir.

Depresyon belirtileri, manik depresyon

Depresyon depresif bozukluk , riskler aile hikayesi

Depresyon, can sıkıntısı, huzursuzluk, hayatın günlük akışındaki iniş çıkışlardan farklı bir rahatsızlık. Bunalmışlık duygusu, diğer belirtilerle birlikte birkaç haftadan uzun sürüyorsa, depresyon sözkonusu olabiliyor. Depresyon kişiyi etkisi altına alan ciddi bir sağlık sorun sayılıyor. Bu rahatsızlık, duyguların yanısıra davranış biçimi, vücut sağlığını, dış görünüşü, okuldaki başarıyı, ve günlük hayatın gerektirdiği seçimler ve baskılarla başa çıkabilme yeteneğini etkiliyor.

Sebepleri neler?
Depresyona sebep olan faktörlerin tamamı henüz bilinmiyor. Ancak çeşitli biyolojik ve duygusal faktörlerin bir insanda depresif bir bozukluk gelişmesine neden olduğu biliniyor. Son on yılda yapılan araştırmalar, kalıtımın depresyonda rolü olduğunu gösteriyor. Kimi ailelerde depresyon daha yaygın olabiliyor.

Kronik ruh hastalıkları psikozlar şizofreni

Kronik ruh hastalıkları psikozlar şizofreni ve ilaçlar

Kronik Psikozlar
Psikoz dediğimiz hastalıklara psikiyatride sık rastlanır. Bunlar genellikle kronik, yani uzun süren hastalıklardır. Bu grup içinde en çok karşılaşılan şizofrenidir. Şizofreni dışında süre olarak şizofreniden kısa süren psikotik hastalıklar yanında kronik olarak seyreden hezeyanlı bozukluk da görülebilen hastalık tablolarıdır.

Şizofreni Nedir?
Genellikle genç yaşlarda başlayan, kişiyi gerçeklerden, dış dünyadan koparıp kendi içe kapanık dünyasında yaşatan, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen bir ruh hastalığıdır. Eski dönemlerde kullanılan “erken bunama” ifadesi artık kullanılmamaktadır. Genellikle 15-40 yaşları arasında ortaya çıkar ve toplumda ortalama yüz kişiden birinde görülür. 40-45 yaşlarından sonra nadiren ortaya çıkar.

Ağızda oluşan yaralara dikkat

Arıkan, ağız hijyeninin çok önemli olduğunu ve ağız hijyeni bozukluğunun, tükürük bezi taşlarının oluşmasına neden olduğunu belirterek, tıkanan tükürük bezinin de operasyonla sonuçlandığını vurguladı.

Bu hastalıkların hem ilaçla hem de cerrahi olarak tedavi edilebildiğine işaret eden Arıkan, baş ve boyun bölgesinde başlayan kanserlerin, vücudun başka bir bölgesine sıçramadan önce, boyun bölgesindeki lenf düğümlerine yayıldığını ve boyunda bir yumru gözlendiğini kaydetti.

Kulakların önünde veya altındaki şişliklerin tükürük bezlerine, çene altındaki şişliklerin de dil altı ve çene altındaki tükürük bezlerine ait bir tümörün habercisi olabileceğini dile getiren Arıkan, “Yanaklarda, ilaç tedavisine karşı dirençli bir şişliğin altından sinüs tümörleri çıkabilir. Elbette bütün yumrular kanser değildir. Özellikle ağrısız, yavaş büyüyen, çevre dokulara göre daha sert bir kıvamı olan kitleler, baş boyun bölgesinde olası bir kanseri düşündürür. Bir de seste değişiklikle, yutkunurken takıntı hissi, inatçı kulak ağrısı gibi şikayetler de varsa ve bu yumrular ilaç tedavisiyle kaybolmuyor veya küçülmüyorsa, vakit geçirmeden cerraha başvurulması gerekir. Bu tip yumrular, ağız, yutak, geniz, gırtlak, tiroit bezi, tükürük bezi kanserlerinin veya kan kanserinin ilk belirtisi olabilir” dedi.

Gırtlak kanserlerinin büyük bir kısmının seste farklılaşmaya veya ses kısıklığına neden olduğunu belirten Arıkan, özellikle sigara kullanan bir kişide 2 haftadan daha uzun süren ses kısıklığı varsa, mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini kaydetti.

Yutak ve ilerlemiş gırtlak kanserinde, yutkunurken takıntı hissi olabileceğini, yemek borusu kanserinde ise özellikle katı gıdalara karşı yutma güçlüğünün ortaya çıktığını belirten Arıkan, “Bu tip bir problemle doktorunuza başvurduğunuzda, gırtlak, yutak ve yemek borusu endoskopik olarak incelenir. Bazı hallerde bilgisayarlı tomografi (BT), baryumlu özofagus grafisi veya magnetik rezonans (MR) incelemeleri gerekebilir. Kulak ağrısı ile doktora başvuran hastaların yaklaşık yüzde 30′unda herhangi bir kulak problemi tespit edilemez. Bunlarda asıl sorun çene eklemi, dişler, boyun omurları, yutak veya gırtlak bölgesinde olabilir. Hatta bu hastaların kulak ağrısından başka hiçbir şikayeti de olmayabilir” diye konuştu.

Arıkan, ağız veya dildeki birçok kanser türünün de iyileşmeyen yara veya yavaş büyüyen şişlik olarak ortaya çıktığını ifade ederek, şunları kaydetti:

“Dildeki derin tümörlere sıklıkla şiddetli bir ağrı da eşlik eder, ancak damak, dişeti ve yanak kanserinde ağrı pek olağan değildir. Ağızdaki yaralar 3 haftada iyileşmiyorsa mutlaka doktor muayenesi gerekir. Ağızdaki yara veya şişliğe eşlik eden bir boyun kitlesi varsa dikkatli olunmalı. Küçük bir biyopsi belki de hayat kurtarıcı olabilir. Cilt kanseri ise, sıklıkla, güneş ışınlarına daha fazla maruz kalan vücut bölgelerinde görülür. Bu nedenle dudaklar, alın, yanak ve burun cildi gibi sürekli güneş ışınları ile temasta olan bölgeler risk altındadır. Bu bölgelerdeki kanserler sıklıkla iki şekilde karşımıza çıkar. Birincisi ciltteki yaranın derine doğru ilerlediği, ülser şeklindeki kanser türüdür ve bazal hücreli kanser olarak adlandırılır. Bu tür kanserler oldukça yavaş büyür, ağrısızdır, boyuna ya da vücudun başka bir bölgesine yayılmazlar. Bir diğeri ciltten kabarık ve dışa doğru büyüyen, sıklıkla alt dudakta karşılaştığımız, yassı hücreli kanser olarak tanımlanan formudur. Bunların
boyundaki lenf düğümlerine yayılma eğilimi oldukça fazladır. Bu iki kanser türünün dışında daha nadir görülen ve ciltte mavi-siyah renk değişimlerine yol açan, bir başka kanser türü daha vardır ki, bu da malign melanom olarak adlandırılır. Bunlar ‘ben’ olarak bilinen küçük siyah noktacıkların kanserleşmesiyle ortaya çıkabileceği gibi, göz sinüsler ya da saçlı derideki malign melanomlardan da yüz cildine yayılabilir. Benlerdeki kanama, kaşıntı ve ani büyümeler kanserleşme habercisi olabilir. Bu durumlarda hemen doktora başvurulmalı.”

Erkeklerin korkulu rüyası: Anevrizma

60 yaşın üzerinde, özellikle sigara kullanan ve hipertansiyonu olan erkeklerin yüzde 6’sından fazlasında ‘Anevrizma’ görüldüğünü belirten Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Damar Cerrahisi Bölümü’nden Dr. Cihangir Çelik, ‘Anevrizma’nın vücudun en büyük damarı olan ‘aortun balonlaşması’ anlamına geldiğini açıkladı. ‘Anevrizma’nın ağırlıklı olarak karın bölgesinde, böbrek damarlarının çıkışından sonra görüldüğünü ifade eden Dr. Cihangir Çelik, hastalığın hiçbir bulgu göstermemesi nedeni ile ani ölümlere yol açabileceğini vurguladı.

Balonlaşan aortun çapının 5 santimi geçmesi halinde, damarda patlama (rüptür) riski oluştuğuna dikkat çeken Dr. Cihangir Çelik, hayatî derecede öneme sahip risk hakkında şunları ifade etti:

“Balonlaşan aortun çap büyüklüğü arttıkça, patlama riski de artar, dolayısı ile hastalar ani ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Yapılan istatistiksel araştırmalara göre; aort damarında patlama gerçekleşen hastaların yüzde 50′den fazlası, hastaneye yetiştirilemeden hayatlarını kaybetmekte; acil olarak, hastaneye yetiştirilebilen hastaların ise ancak yüzde 50’si kurtulabilmektedir.”

Fizik muayene ve ultrason yöntemi ile hastalığın tanısının kolaylıkla konulabildiğini dile getiren Dr. Cihangir Çelik, ‘Anevrizma’nın tedavisinde, erken tanının çok önemli bir role sahip olduğunun altını çizdi. Dr. Cihangir Çelik, risk faktörleri taşıyan 60 yaşın üzerinde özellikle de sigara içen ve hipertansiyonu olan erkeklerin en az bir kez ultrason yaptırmalarını önererek, “Anevrizma yoksa 5 yıl sonra ultrason tekrarlanmalıdır” dedi.

‘Anevrizma’ tedavisinde, açık ameliyat ve endovasküler (damar içine girilerek yapılan müdahale) yönteminin uygulandığını açıklayan Dr. Cihangir Çelik, endovasküler yöntem ile tedavi edilen hastaların 48 saat süre ile hastanede kalıp, 1 hafta içerisinde de günlük yaşam aktivitelerine dönebileceklerini belirterek, açık ameliyat ile tedavi olan hastaların ise 5 ila 7 gün boyunca hastanede kalıp, 2 hafta içerisinde günlük yaşam aktivitelerine dönebileceklerini söyledi. Dr. Cihangir Çelik, her iki tedavi
yönteminde komplikasyon risklerinin son derece az olduğuna da dikkat çekerek, anevrizma tanısı konulan hastaların, yakın takip ve tedavi ile normal yaşantılarını sürdürebildiklerini vurguladı.

Beyincik fıtığına ‘yama’

60 yaşın üzerinde, özellikle sigara kullanan ve hipertansiyonu olan erkeklerin yüzde 6’sından fazlasında ‘Anevrizma’ görüldüğünü belirten Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Damar Cerrahisi Bölümü’nden Dr. Cihangir Çelik, ‘Anevrizma’nın vücudun en büyük damarı olan ‘aortun balonlaşması’ anlamına geldiğini açıkladı. ‘Anevrizma’nın ağırlıklı olarak karın bölgesinde, böbrek damarlarının çıkışından sonra görüldüğünü ifade eden Dr. Cihangir Çelik, hastalığın hiçbir bulgu göstermemesi nedeni ile ani ölümlere yol açabileceğini vurguladı.

Balonlaşan aortun çapının 5 santimi geçmesi halinde, damarda patlama (rüptür) riski oluştuğuna dikkat çeken Dr. Cihangir Çelik, hayatî derecede öneme sahip risk hakkında şunları ifade etti:

“Balonlaşan aortun çap büyüklüğü arttıkça, patlama riski de artar, dolayısı ile hastalar ani ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Yapılan istatistiksel araştırmalara göre; aort damarında patlama gerçekleşen hastaların yüzde 50′den fazlası, hastaneye yetiştirilemeden hayatlarını kaybetmekte; acil olarak, hastaneye yetiştirilebilen hastaların ise ancak yüzde 50’si kurtulabilmektedir.”

Fizik muayene ve ultrason yöntemi ile hastalığın tanısının kolaylıkla konulabildiğini dile getiren Dr. Cihangir Çelik, ‘Anevrizma’nın tedavisinde, erken tanının çok önemli bir role sahip olduğunun altını çizdi. Dr. Cihangir Çelik, risk faktörleri taşıyan 60 yaşın üzerinde özellikle de sigara içen ve hipertansiyonu olan erkeklerin en az bir kez ultrason yaptırmalarını önererek, “Anevrizma yoksa 5 yıl sonra ultrason tekrarlanmalıdır” dedi.

‘Anevrizma’ tedavisinde, açık ameliyat ve endovasküler (damar içine girilerek yapılan müdahale) yönteminin uygulandığını açıklayan Dr. Cihangir Çelik, endovasküler yöntem ile tedavi edilen hastaların 48 saat süre ile hastanede kalıp, 1 hafta içerisinde de günlük yaşam aktivitelerine dönebileceklerini belirterek, açık ameliyat ile tedavi olan hastaların ise 5 ila 7 gün boyunca hastanede kalıp, 2 hafta içerisinde günlük yaşam aktivitelerine dönebileceklerini söyledi. Dr. Cihangir Çelik, her iki tedavi
yönteminde komplikasyon risklerinin son derece az olduğuna da dikkat çekerek, anevrizma tanısı konulan hastaların, yakın takip ve tedavi ile normal yaşantılarını sürdürebildiklerini vurguladı.

Stresli gebelikte şizofren riski

Manchester Üniversitesi’nden bilim adamları, 1973 ile 1995 arasında Hollanda’da yapılan 1,38 milyon doğumun verilerini inceledi. Araştırma sonucunda, hamileliğin ilk üç ayında yakın bir akrabanın ölümüyle karşılaşan kadınların çocuklarında şizofreni ve bağlantılı rahatsızlıklar riskinin yüzde 67 daha fazla olduğu belirlendi.

Araştırmacılar, stresli dönemde annenin beyninin saldığı kimyasalların embriyonun henüz yeni gelişmekte olan beyni üzerinde doğrudan etkisi bulunduğunu belirttiler.
Bu etkinin, anne ile embriyon arasındaki koruyucu duvarların daha tam oluşmadığı ilk gebelik evrelerinde daha büyük olduğu kaydedildi. St. Mary's hastanesinden Prof. Philip Baker, "Rahimde bebeğin maruz kaldığı ortamın bebeğin uzun dönemdeki sağlığını belirlediği giderek daha fazla anlaşılıyor" dedi.

Araştırmanın, annenin psikolojik durumunun karnındaki bebek üzerinde etkisi olduğu yolundaki teoriyi desteklediği belirtildi. Daha önceki araştırmalarda, hamilelikteki stresin erken doğum ve düşük kilolu bebek doğurma riskini artırdığı belirlenmişti. Başka bazı araştırmalar da şizofreniyle bağlantılı beyin yapısı ve fonksiyonundaki anormalliklerin, gelişimin ilk evresinde oluştuğunu göstermişti. Araştırmada, genler gibi başka faktörlerin de şizofreni oluşumu üzerinde etkisi olduğu hatırlatıldı.

Kas Yaralanmaları

Kemiklerimize bağlanarak eklem üzerinden hareketi sağlayan, kendi kendine uzayıp kısalabilme özelliği olan yegane dokulardır. Çok fazla sayıda kas iplikçiklerinden oluşan bir halat gibi düşünebileceğimiz kaslarımız, belli bir kuvvete kadar esneyebilme ve yük taşıyabilme özelliğine sahiptir.
Çeşitli şekillerde bu yükten fazlasına maruz kalan kaslarımız içinde, bu iplikçikler ve/veya onların oluşturduğu liflerde yırtılmalar olabilir. Bu zorlanmalar sonucunda bazen bütünlüğü bozulabilir ki daha çok yırtık diye adlandırırız. Kimi zaman da bütünlüğü bozulmayan, bir kumaş parçasının gerilerek gözeneklerinin açılması gibi yaralanmalar oluşabilir. Buna da kas zorlanması ismini kullanabiliriz. Bu yaralanmalar yine kanama, ağrı ve şişlik oluşturabilir.

NASIL ANLAYABİLİRİZ:
Herhangi bir yüksek enerjili ani hareket sonucunda, (aniden koşuya başlamak, aniden duruş, dönüş vs.) şiddetli bir acı, kimi zaman elektrik çarpması hissi ya da iğnelenme şeklinde yanma hissi ile birlikte farkedilir. İleri derecede kas yaralanmalarında hareket çok şiddetli ağrılı olabilir.
Yapmamız gereken; doğru “ilk müdahale” ve ağrısız bir şekilde istirahattir. Arkasından uygun sağlık kuruluşuna baş vurup doğru tedavi planlamasıdır.Kas yaralanmalarının rehabilitasyonunda temel amaç iyileşme sırasında oluşan sert skar dokusunun (kaynak doku gibi düşünülebilir) mümkün olduğunca küçük ve olabildiğince esnek olarak kalmasını sağlamaktır. Böylelikle kas, hareket sırasında normal uzunluğuna ulaşabilir.
Yine ayrıca kaybedilen kas kuvvetinin yerine konması da rehabilitasyonun önemli aşamalarında bir diğeridir. İyileşme süreleri de yaralanma şiddetine, vücudun iyileştirme gücüne ve fizyoterapinin- rehabilitasyonun kalitesine bağlıdır.

Bel Eğitiminde Neler Yapılabilir

Duruşları normal olmayan ve egzersiz yapmayan insanlarda, eklem kapsülleriyle bağlar aşırı gerilir ve gevşer. Omurga eklemleri üzerine binen yük artar. Doğal duruşları bozulur. Sonuç; ağrı ve erken dönemde yıpranmadır.
Özellikle beldeki eğriliğin artması ve belin çukurlaşması, eklem yüzeylerinin birbirine yaklaşmasına ve birbiri üzerinde kaymasına sebeb olur. Bu da eklem kapsülünü gerer ve belde sık görülen ağrılara sebeb olur.

Bel bölgesi, 5 bel omurundan oluşur. Bu omurların arasında 5 adet disk vardır ve omurganın en geniş yüzeye sahip diskleridirler. Bu disklerin görevi yük taşımak ve omuriliği korumaktır. Disk üzerine gelen kuvvet postür (duruş) ile yakından ilişkili olup, sırtüstü yatar durumda 25 kg iken, eğik oturur pozisyonda 250 kg’a kadar çıkmaktadır

Bel Eğitiminde Neler Yapılabilir?
Vücut postürünün düzeltilmesi.
(Postür, insanın duruş biçimidir)
Belin fonksiyonunu sağlıyan tüm kaslarda yeterli gücün yeniden elde edilmesi.
Günlük yaşam aktivitelerinde uygun postürün ve bunu devamlı korunmasının öğrenilmesi.
Günlük yaşam aktivitelerinde beli zorlamadan eğilme, kaldırma, itme, çekme, dönme ve oturma hareketlerinin nasıl yapılacağının öğrenilmesi.
Bel ağrısına katkıda bulunan bütün psikososyal, mesleki ve kişisel emosyonel faktörlerin araştırılması ve ortadan kaldırılması gereklidir.

Bel Ağrısında Egzersizin Önemi Nedir ?
Egzersizler bel ağrısında tedavinin önemli bir parçasıdır. Egzersizin etkilerini şu şekilde sıralayabiliriz:
Gevşemeyi sağlamak,
Ağrıyı azaltmak, spazmı çözmek.
Zayıf kasları güçlendirmek.
Spinal dokularda (belde) mekanik yüklenmeyi azaltmak.
Vücudun genel fiziksel uyumunu artırarak olası zorlanmaları önlemek.
Postürü düzeltmek.
Omurganın mobilitesini artırmak.
Denge ve koordinasyonu artırmak.
Orta hızla tekrarlanan hareketler spesifik dokuların, özellikle disklerin beslenmesini artırır.
Kısa sürede işe dönüşü sağlar.
Ayrıca egzersizler sıkıntı ve depresyonu azaltarak, kişide bir gevşeme ve rahatlama sağlamaktadır.

Bel Sağlığı Eğitiminde Ne Gibi Kurallara Dikkat Edilmelidir ?
Bel ağrısından yakınan kişilere bel eğitimi için bazı önerilerde bulunabiliriz.
Hareketsiz kalmayın. Yetersiz hareket, vücuttaki doku ve organların gereği gibi beslenmesini düzenleyen, yaşam için önemli metobolizma olaylarını olumsuz yönde etkiler. Yeteri kadar hareket etmeyen organizmada, belli vücut bölgelerinin beslenmesi aksar ve metabolizma artıklarının vücut dışına atılması azalır. Yetersiz hareketin en önemli olumsuz sonucu, kas ve kemiklerin zayıf kalmasıdır.
Hareketli olmak, tüm vücut fonksiyonlarını canlı tuttuğu gibi, aşınma, yıpranma ve kuvvet yitirilmesini de önler. Tüm eklemler gibi, omurga disklerinin beslenmesi de emme-basma tulumba mekanizmalarıyla gerçekleşir. Bu yüzden sürekli oturmak veya ayakta durmak bel hastası için sakıncalıdır. Vücut pozisyonunun sık sık değiştirilmesi, omurganın kemik yapısının ve disklerin daha iyi beslenmesini sağlar, dolayısıyla vaktinden önce aşınıp yıpranmasını önler.
Bel ve sırtınızı dik tutun. Omurga için en rahat ve uygun olanı bel ve sırtın düz durduğu pozisyondur. Güçlü bel ve karın kasları, belin düz durmasını kolaylaştırır. Bu nedenle de düzenli egzersiz gereklidir.
Kötü duruş sırtta kamburluğu, belde de iç çöküklüğü artırır. Erken dönemde kalıcı kambur oluşur.
Yerden bir şey alırken öne doğru eğilmeyin, çömelin. Omurganın en çok zorlandığı pozisyonlardan biri, gergin dizlerle öne eğilip yerden bir şey almaktır. En iyisi çömelmektir. Bu durumda omurga düz duracağı için çok daha az zorlanır.
Sizin için ağır cisimleri kaldırmayın. Ağır kaldırmak, belin alt bölgesindeki diskleri zorlar. Sık sık bel ağrısından yakınanlar, kesinlikle ağır yük taşımamalıdır. Eğer ağır bir yük taşıma zorunluluğu varsa, eldeki eşya olabildiğince vücuda yaklaştırılarak, hatta dayanarak götürülmelidir.
Taşıdığınız ağırlıkları ikiye bölün ve vücudunuza yakın tutun. Bu şekilde omurgaya binen yük eşit dağılacağı için diskler tek yönlü zorlanmayacaktır.

15 Şubat 2008 Cuma

LÖSEMİ

Kan yapan organlardaki bozukluktan ileri gelen bir hastalık. BunaKan kanseri adı da verilmektedir. Kan yapan organlardan olan kemik iliği, dalak,karaciğer, lenfa boğumlarında, kan yapma işi bozukluğa uğrayınca vücuttakialyuvarların sayısında azalma baş gösterir. Kan dokusu vücuttaki dengesini kaybeder vücudun beslenmesinde, dışardan çeşitli hastalık etmenlerine karşı savunmanın yapılmasında aksaklıklar baş gösterir. Bunun sonucu olarak hasta günden güne kansızlaşır, kuvvetten düşer, yüzü sararır, ağızda, boğazda yaralar, diş etlerinde ve başka organlarda kanamalar görülür.

Çok tehlikeli bir hastalık olan ve bugün için kesin tedavisi bulunmayan bir hastalık olan löseminin neden ve nasıl ileri geldiği, kesin olarak bilinmemektedir. Bazı mikropların bu hastalığa yol açtığı ileri sürülmüştür.

Bu sebeple,lösemi olduğu tespit edilmiş olan hastaların, devamlı bir hekim kontrolü altında bulunması gereklidir.